16 Temmuz 2008 Çarşamba

Hayata Tutunmak

güneş batıyor,
karatma başlayacak birazdan.
savaş çocukları,
öksüz.
ölüler,
birazdan canlanıp giderler.
zordur hayat zor,
bir merminin ucuna bakar.
intihardan bile ağırdır kaygısı
başkasının eliyle ölmenin.

S.D

24 Haziran 2008 Salı

Hesap Sorulur Bir Gün

Düşünmekle yıkılmaz kale duvarları
Ülkeme yakışmıyor trajediler
Ananadolu barındıramaz yoz kafaları
Kitaplar yakılamaz ey efendiler
Söylemeli insan insan
Yapar onu bu kavram
Sindirmekle olmaz özgürlük rüzgarını
Hakim savcı amca açın kapıları
Bırakın düşünen insanları
Sınırını çizmezsiniz
Insanlığın beynini
Atamazsınız bir hayvan gibi kafese
Sorgular sizi tüm tarih ve tüm bilim
Hesap verir bir gün
Halkın önünde halkın önünde
Hakim savcı amca açın kapıları
Bırakın düşünen insanları
Zincire vuramazsınız
Kafanızın dışındaki herşeyi
Onursuz yapamazsınız
Doğanın en muhteşem bedenini
Hesap verir bir gün
Halkın önünde halkın önünde
Hakim savcı amca açın kapıları
Bırakın düşünen insanları

*Çok yakında görüşmek üzere.

3 Haziran 2008 Salı

Savaşmakla Yenilmek Aynı Şey

Merhabalar. "Neden sevdiğimiz herkesi yitiriyoruz?" sorusunu düşündüm tüm gün. Sonra aklıma farklı bir soru geldi: "Neden yitirdiğimiz insanları daha çok seviyoruz?". İnsanlar anlayamıyor, anlayamıyoruz bir şeylerin değerini yitirmeden, yitirtmeden! Ve öyle bir hale getiriyoruz ki bu "sevgi seli"ni, ardında kalanlarla sevilmiş oluyor yitirilen. Saygı duyduğum bir insanı kaybettiğim gün bugün, "usta"yı. Hep anlamlı bulduğum beş nadir insandan biri. Bugün biraz onu okudum, eski sevdiğim şiirlerini. Anlamaya çalıştım onu. "Sevgi"yi gördüm. Gözlerinin ardında parıldayan o küskün kederi. Bir insanın sevgiye nasıl beş numara miyop gözlükle dibine girerek baktığını. Çok iyi tanımasına, bilmesine rağmen daha iyi anlatabilmek için "sev" kökünden çıkardığı sözcükleri yeniden gördüm. Bir insanın sevdiği kadına "seni seviyorum" yerine "sizi seviyorum" diyebilmesi yeniden tüylerimi diken diken etti. Şanslı kadınmış "Piraye Hanım". "Usta" da az çapkın değilmiş aslında, bir o, bir öbürü... Gönül bu canım, neyse! Aşk adamı nihayetinde! Nice gözyaşı döktüğümüz şarkıların gizli kahramanı olduğunu öğrendim üç dört yıl önce, üzüldüm açıkçası geç öğrendiğime... Mesala O.A - "Seviyorum Seni"! Ne güzel şarkıdır değil mi... Oysa güzelliği sınırlı değil duyduğunuz kadarıyla. "Seviyorum seni denizi ilk defa uçakla geçer gibi. İstanbul'da yumuşacık kararırken ortalık, içimde kımıldayan birşeyler gibi. Seviyorum seni. Yaşıyoruz çok şükür der gibi.". İlk vakit bunu telefonda okumuştum, sevdiğim biri göndermişti, sevgilim. Nadir sözlerde tüylerim diken diken olur, nadir sözlerde gözlerim dolar. İşte öyle bir şey. Bir de işin öbür boyutu var, gelelim ona. Nasıl bir ülkeyiz biz? Vatanı için bunca şey yapan bir insana nasıl vatan haini diyebiliriz? Hadi diyoruz nasıl Çanakkale Şehitlerini Anma Günü'nü onun sözleriyle anabiliriz. "Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala!", etsin. Kader ortakları var bir de "Usta"nın, önceki yazılarımda bahsetmiştim, hiç değinmeyeyim. Ne desem boş zaten. Kızdığımla kalıyorum, hicaz oluyorum her "hain" kelimesini duyduğumda artık. İçimden dörtlüklerini geçiriyorum, ucu bucağı olmayan dörtlükleri, hapishane dörtlüklerini! Bir insandan "şiir yazdı" diye çalınan yılların dörtlüklerini. Hapishaneye düşecek olana öğütleri vardır onun, okuyunuz-okutunuz. Yakındır, ihtiyaç olabilir. Saygılarla "Usta". Yaz yaz bitmez bu blog senin hakkında. Biliyorum takvim yapraklar kopup kopup bu günü gösterdiğinde ruhları susuyor martıların, kayalıklardaki mezar taşlarından birden bir gürültüdür kopuyor! Biliyorum "Usta". Biliyorum Nazım Hikmet Ran, Haziran'da ölmek zor...

Bana en çok göz yaşı döktüren dörtlüğüyle:

şüphe eden biziz, inanan biz,
ihtimaller ve korkular bizim içindir
hasret bizim için.
ve hatta biziz ağlayan ve gülen.
yüreklerimize bühtan etmeyelim,
sevmekten gayrı şey bilmez yüreklerimiz.
gözümün nuru canım sultanım
sizi seviyorum,
piraye hanım
sizi seviyorum.


İyi ki doğdun Nazım Yiğit Erdoğan, iyi ki doğdun Baba.

30 Mayıs 2008 Cuma

Aşk Adına

Aşk, kaybettiğinde ve bulduğunda üzüldüğün tek şeydir. Aşk, kimi zaman şıpsevdi cikletinden çıkan ufak kağıt, kimi zaman radyoda sonuna yatişilen çok sevdiğin bir şarkıdır. Aşk, bir insanı sevmekle başlayandır ve boşanmak için en az iki şahitin gerektiği. Aşk, bir erken didişme, sorgu sualdir. Aşk, en sevdiğin dizinin kaçırılan tek bölümüdür. Aşk, kulağını boş bir duvara dayadığında yükselen mistik ağıttır. Aşk, birini kendinden çok sevebilmektir. Aşk, upuzun bir vadide boynuna vuran ılık rüzgardır. Aşk, ne yaptığını bilememektir. Kumlara yazılmış sözcükler kadar kısacıktır aşk, gün gelir anlarsın ki bazı şeyleri daha ilk dalgayla yitirmişsindir. Aşk, iyi geceler öpücüğünü uzun tutmaktır. Aşk, saatin kaç olduğunu bilip aldırmamaktır. Aşk, uyandığında rüyanı yanıbaşında görebilmektir. Aşk, çok sevilen bir parçayı tek kulaklıktan paylaşıp dinlemektir. Aşk, Kadıköy'e kalkan son vapurun sesini duyup yanındakinden ayrılamamaktır. Aşk, sensindir, odur. Ve aşkı aşk yapan tek şey aşklaşılana duyulan saygıdır.

Bir de klasiklerden 45'lik plak:

çöle kıyısı olan kentlerin
limanları sıkıcı olur
kuş uçar gemi geçmez,
kervan zaman içinde.
böyle kentlerde insan
fırtına gibi sever,
sevdiği için ağlamayı.
hangi türküde sevmekten bahsedilse
ben hicaz olurum
elimi ıslatır elinin teri
ziyan olurum
seni sevmekle ıslanır akşam sefalarım
hangi türküde sevmekten bahsedilse
bu çölde ben
'şair burada yaşadığı kenti çöle benzetiyor'da
bahsedilen şair olurum

Bir Gözyaşının Anatomisi

Ne sert kelimeymiş sus...
Meğer kurşun geçiriyormuş çelik yeleğim,
Su sızdıran bir boru gibi hani
Ne kadar sararsan yarasını
O kadar şişen
Bir ağır cümlenin yarasıymış
Bedenimi harabeye çeviren
Bir sus payı ağzıma,
Susar gibi yaparım
Ağlarım.
Meğer ne kadar
Susamış 'sus'a kirpiklerim.

S.D

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Hayat Güzelmiş

İyi akşamlar sayın seyirciler. İyidir herkes umarım. Dün bıraktığım pozisyonu yine aldım ve klavyeye gömdüm parmaklarımı. Yorucu ve sıkıcı bir gündü açıkçası. Okul safhasını zaten geçiyorum, parmak uçlarım çatlıyor şu anda. Bu bass gitarın tellerini biraz daha ince yapsalar ne olur yahu? Neyse konumuza dönelim. Neden bu kadar iki yüzlü insanlar? Gerçekten son günlerde en çok merak ettiğim konulardan birisi bu. Yahu neden benim yüzüme gülüp gidip arkamdan iş çeviriyorsun, bir derdin varsa gel yüzüme karşı söyle! Aslında onların bana bir kaç satır karalatabilmesi çok yazık bir durum. Kendime bile acıdım yani. Olsun, bu kadar aşağılıklığa, kendini bilmezliğe, terbiyesizliğe, ahlaksızlığa, iki yüzlülüğe, şerefsizliğe, onursuzluğa rağmen ben yine de "gururla bakıyorum dünyaya"!

Bir de siyah bayrak:

Ey kir içinde yüzenler, herkesin atına binenler
Ey sürünenler, ey bölenler, bölünenler,
Herkesi birbirine düşürüp, sinsice sevinenler
Ey gençliğimi harcayanlar, ey kağıttan kaplanlar, zavallı sıçanlar
Ey ciğeri beş para etmezler, ey sıkıyı gördü mü fellik fellik kaçanlar
Ey darbe kaçkınları, orta yolcular, dönekler, sümüklü böcekler
Ey ispiyoncular, bozguncular, medya çömezleri yüzü yırtılmış köçekler, ibneler
Beni tutmayın ulan burama geldi dayandı.
Beni tutmayın bozarım bu kirli numaranızı
Yıllardır öyle çok sömürdünüz, öyle çok kan kusturdunuz ki
Ulan şimdi bir şarjöre diz çöktürürüm alayınızı!

6 Mayıs 2008 Salı

Karartmada Kaybolan Öksüz Savaş Çocukları

Sevsek de sevmeseler de, kahraman dememize hain ile cevap verseler de, insansa sonuçta ve en azından insanlık için biraz çabası varsa bu hayatta, hoşçakal demeliyiz elbet. 6 Mayısla beraber sadece bedenler asılmadıysa, yüreklerden de koparılan bir şeyler olduysa hoşçakal demeliyiz elbet. Vurup kıranlar ve ezilenleri ezmeye devam edenler eğer pişman oldularsa onlara da merhaba derim ben. İnanmışlıklarının ve davalarının uğruna asimile olmuş olanlara da merhaba derim, korkanlara da eğer insanlarsa… 36 yıl geçmişse üstünden ve hala cümlelerin öznesi konumunda yer alıyorsa bu 'çocuk'lar, merhaba derim elbet. Kullanılmışlığın ve zülmün karşısında duranlar hala anılıyorsa, anılanlar haksızlığa uğramışsa bir de, 'yazıklar olsun'u asla esirgemem, uğramamışsa da! Dökülen bu kadar kana rağmen hala yaşanmıyorsa kardeşçe, kardeşler de kan döküyorsa hala hiç susamam karşılarında. Eğer hala bir yasa beşikle bir darağıcını aynı ağaçtan var edebiliyorsa söverim buna boyun eğebilen insanlığa! Eğer hala sokaklarda yürüyen genç militanlar bir kurşun bile değilse doğrunun mavzerine, karartmayı bekliyorsa yeni kuşaklar sokağa çıkmak adına, ve hala 80 kuşağı 'bir şey bulduğunda neyi ne yapacağını bilmeyen öksüz savaş çocukları' gibiyse, yargılanmışsa 'çocuk' dediğimiz bu koca adamlar tarihle ve o günün takvim yaprağı 6 Mayıs 1972'yi gösteriyorsa, derim elbet hoşçakal…Hoşçakalın 'çocuk'lar…

Son bir satır, bu günün hatrına:

el tetikte kulak kirişte
ve sırtımız toprağa emanet
baldıran acısıyla ovarak üşüyen ellerimizi
yıldız yorgan altında birbirimize sarılırdık
deniz çok uzaktaydı
ve dokunuyordu yalnızlık

Erman Ciğer'in bir yazısının üzerine üç beş katkı ile.

24 Nisan 2008 Perşembe

Bir Aşkla Birlikte Büyümek

Merhabalar efendim. Bir nisan akşamında daha birlikteyiz. Sevgi ne güzel şey değil mi? Aşamalı şeyler hep mutlu eder aslında beni. Hani bir çocuğu büyütmek gibi bir şey: Emeklemesi, İlk kelimeleri, Yürümeye başlaması, Uykusuz geceler, Gözyaşları! Bir insan çok ağlarsa gözyaşlarını tüketebilir mi? Yeryüzündeki en yüce duygulardan birini yaşayabiliyor olmak çok güzel şey aslında. Düşünsenize, bir insanın dışa vurulan bütün özelliklerini elinin tersiyle itip iyisiyle kötüsüyle birine bağlanmak, hani güzelliğinin on para etmemesi durumu! Ne yüce şey! Belki de tanrının insanlığa en büyük armağanı. Çünkü hayat bunun üzerine kuruludur! Tüm insanlık! Sevgi olmadan hiçbir şeydir hayat. Sevgi sadece 'aşk'laşılana duyulan duygu değildir ki! Anneni de seversin, babanı da... Kardeşini de, hatta arkadaşlarını! Ama ben 'sevgili' kısmına değineceğim işin. Zaten kalanları biraz da hormonal! Öyle bir hale getiriyor ki bu sevgi insanı... Mesala 'lirik' sözcüğünü yüzüne en çok yakıştırdığınız insanı buluyorsunuz, susuz yutulan bir hap, dokunamayacak kadar kutsal alıp içine koymak istediğin kadar yakın... Ayrılıklar acıdır mesala. Her sevgi bir şekilde sona erer. Hiçbiri ölümsüz değildir. Ama bazen yapacak hiçbir şey yoktur, ayrılıklar da sevdaya dahildir, çünkü ayrılanlar hala sevgilidir! Sonunda üzüleceğini bile bile eşekliktir aslında birini sevmek. Sadece duyguların tükenmesiyle olmaz ayrılık, bazen bir ölüm ayırır, bazen çok ağır bir kavga. Aslında kavga da ayrılıklar için büyük bir sebep değildir. Çünkü ilişkileri yürüten kavgadır. Düşünsenize ilişkiniz müthiş gidiyor, hiç atraksiyon yok... Olur mu öyle ilişki be!? Arada tartışmak, restleşmek varken, peh! Aslında her ayrılıştan sonra fotoğraflar toplanır yerlerinden, ve önceki ilişkinin izlerini yok edecek bir başka aşk sipariş edilir yeniden! Hani bir şehre yağmur yağar, ağlarsınız falan! Beni çok büyüttü sevdalarım, sevdalandıklarım. Esas olan bir şeyleri paylaşabilmek aslında. Hiçbir zaman geç kalmamalı hayata. Hayat bize 'Bir aşkı paylaşmak için çok geç, bir paylaşıma aşık olmak için ise erken!' cümlesini kurdurmamalı hiçbir zaman. Vakitli yaşamak lazım vakitsiz olanları. Bu sevdam da bitecek. Öyle veya böyle! Biz de bu aşkla birlikte büyüyecek ve her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz!

Karalayayım son satırı da:

bana zamandan söz ediyorlar
gelip size zamandan söz ederler
yaraları nasıl sardığından,
ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
hepsini bilirsiniz zaten,
bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
dahası onlar da bilirler.
ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler
öyle düşünürler.
bittiğine kendini inandirmak,
ayrılığın gerçeğine katlanmak,
sırtınızdaki hançeri çıkartmak,
yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak
kolay değildir elbet.
kolay değildir
bunlarla baş etmek,
uğruna içinizi öldürmek.
zaman alır.

16 Nisan 2008 Çarşamba

Ölümü Yaşamak

Selamlar efendim. Dün çok geç vakitte geldim eve, ve bir kaç şeye çalışmam gerekiyordu sizlerle birlikte olamadım. Bugün gelir gelmez gömüldüm yine bilgisayarıma. Programdan çıktım, atladım minibüse, eve doğru bir yol alış başladı. Hafif gözüm kapandı. Öldüğümü düşledim bir anlığına. "Ulan kim ağlar acaba?" dedim. Sonra gözümün önünde cenaze töreni geçti, cenaze evi falan. Sonra vasiyet durumları falan. Trampetimi ve zil setimi "Y."ye bırakmaya karar verdim. Dizüstü bilgisayarımı ufaklığa. Elektro gitarımı "Bortakçı"ya. Amfimi "Kıvırcık"a. Sonra? Sonrası iyilik güzellik. Başka bişeyim yokmuş vasiyet olarak yazabileceğim. Bir kaç şiir, kırık-dökük yazılar bir de. İşte hepsi bu! Kitapları yazmama dahi gerek yok: "Bobi"ye! Bir de yakın arkadaşlarıma (7-8 kişi) yazacağım yirmi otuz sayfa yazı, hepsine ayrı ayrı ama! Ölmek ne zor şeymiş yahu, o vasiyeti yazmak bile boğar insanı. Ben bu yüzden ölemem galiba, üşengeç adamım bilirsiniz. Sağlık olsun da ölmeyelim, ağlayacak olanları gözümün önüne getirince feleğim şaştı. Çok değil, 10-15 kişi de, yine üzüyor insanı birilerini ağlatmak...

Ama ortada bir sevgi varsa, işte bu da son söz:

gündür geçer gider
belki bir şey kalmaz sanırsın
yani bir sabah uyandığında
ne hayatın tortusu
ne kokusu alışılmışlığın
her şey başka olacaktır
başka bir otobüs, başka bir gazete
resimlerden silinecek yüzün belki de
ne adın, ne sanın
bir şafak vakti açınca gözlerini bir merhabaya
yeniden kurulacak dünya
ve sen her şafak
tan gibi aklımdasın
zannetmeki ölmek zor;
ölmek kolay kolay da
kan gibi aklımdasın

13 Nisan 2008 Pazar

Hayata Bir Körün Gözlüklerinden Bakmak

Günlerden pazar. En sevmediğim. Lanet haftanın sona erdiğini buraya yazabilmeye vakit ayırmamdan anlamış olmalısınız. Ukusuz 4 gece... Dün gece pis sitem ettim hayata. Harbiden ekosistemde hayatla benim aramdaki ilişki çeşidi yok: "Karşılıklı zarar"! Sabaha karşıydı dün, garip bir topuk sesi geliyordu ıslak asfalttan, sanki faytonlar geçiyordu, kurbağa bakışların! Ve "her zaman dokunur bana bu nal sesleri". Maddi sıkıntılardan dolayı cinsiyet değiştiren bir ablamız(?) ve ayakları birlikte takılıyorlar, bir de topuklu var ki ayağında sormayın. Tak tuk seslerini o çıkarıyormuş meğer. Yürürken sağa sola herkese laf atıyor, bağırıyor, dünyaya sövüyor, çemkiriyor. "Olur mu böyle Hasan?"! Yanına sokulup "Hayrola yahu ne oluyor?" demeyi çok istedim de tırsmadım dersem yalan olur. Ama aynen söylediklerine katıldım arkadaşın, "yalan dünya", "körpe dünya", hudutsuzca küfür "dünya"! Ne olur dünya biraz daha adil olsa ki? İstediğim çok bir şey değil ki! Ne var Muazzez Abla hüzünleri evde bırakmayıp yanına alsa, içlenip buzlu bir kadeh gibi buğulansa... Evinin yolu Teoman'ı unutmasa... Emre Aydın'dan adam olsa mesala... Athena'ya trip yapmasalar falan... Hatta vefasız bir kalbe saplanmasa da, Haluk da kalbini çıkarıp atmasa! Çok mu?

Son olarak bir kaç satır tabi ki:

çok yoksun kaldığımız oldu
ama çok şükür hiç yoksul olmadık
alabileceklerimizin sayısı bulabildiklerimizden
birazcık da olsa fazlaydı canım
yani şehirde her daim limon olsa
niye almayaydık

9 Nisan 2008 Çarşamba

Pelin Otu Kıvamında Sevişmelik Dilimler

Yine vakit iki falan. Bir "absinthe" kıvamında uyku yatağımda. Yurtdışına çıkmak için onaylattığım kağıt parçalarından 4 tane var önümüzdeki üç günde. Saçma sapan şeylerin yazdığı kitaplar önümde duruyor. Kafamı kurcalıyor bu gereksiz dünya. Şöyle en %70'inden, bir bardağa boşaltsam şekerinden süzerek, bir çakmak kıvılcımıyla birlikte parlasa şeker, erise yavaş yavaş bardağın içine, karıştırsam ardından, tek bir shot, on onbeş saniyelik gülümseme tribi ardından. Unutsam sınavları falan! Üzerine bir "amca baba yarısıdır yavrum" yuvarlasam boğazımdan buğulana buğulana. Güller açar yatağımda be, sevdiğimin kokusunu duyarım yanımda. Koynuma giriverir. Doldur yeşili. Bana sert bir şeyler verin abi! Ayrıca, beni tanıdılar siz kaçın!

Son sözü de karalamadan olmaz tabi:

bir meyhaneye giderim sonra
mesela havana’ya.
bir marmara isterim, bir votka
babam yasindaki adamlardan cigarami yakarim
senin adresini yakarim, bendeki varligini..
erkegin biri anirir pikaptan
«kadina kanma» sarkisini.
sarkinin pilagi
pilak param-parça avcumda
ne kitabi kalir, ne dini
sen bana bakma emi..

8 Nisan 2008 Salı

Kültür Bakanlığında Çalışan Fahişe Kadın

Epey olmuş saat. Yarına daha çok var. Sabah olsa da uyusam. Bütün ışıkları söndürmüş, ay parıldıyor, yıldızlar dans ediyor; ne de güzel, afferim Tanrı'ya. Malum video sitesinde sörf durumları yine, arada devrilerek. İşim gücüm bitmiş, artık kendime ayırmam gereken vakitlerdeyim yani. Bir de kahve yaptım; unutuyorum gerçi arada, soğuyor, gidip tekrar yapıyorum! Bir haftalık bir videoya takılıyorum, kurtulamıyorum! Karının biri aptal kutusundan bas bas bağırıyor beni çoban şey etti diye. Beni şey eden çobanla oyum nasıl bir olur diye. Ulan "ben bakireyim" diye ortada dolaşan sen değil miydin günler öncesinde? Vay anasını! Kültür abidesiymiş kendisi, baksana Türkiye'nin en önemli televizyon kanallarından birinde programı var, at koşturuyor ordan oraya, herkese vermeye gidiyor; çobandan kasaba, kasaptan bakkala! Hiç birine borcu yok! Şaştığım nokta böyle insanların kültürlü diye karşımıza dikilmesi. Kültür için öncelikle bir dünya görüşü lazımdır hoş bayan (ayrıca soğuk bir şeyler içelim mi?) ! Gerçi bir ülkenin kültür bakanı u dönüşünde elektronik denetleme sistemine yakalanmamış bir insan olursa olacağı budur (Sol 2 İslamcı Sağ). Kültür bakanlığında çalışan fahişe kadından hem ay hem güneş içerikli ismi olan hanıma bir şiir.

Y.E da bunu yazmasa olmazmış yani:

ve aradan yıllaaaaar yıllaaar geçiyor...
derken uyanıyor yedi'den biri
hassiktir diyor amma uyumuşum be...
çıkıyor kahvaltılık birşeyler almaya dönmüyor fakat...
ve derler ki altı keriz uyumaktadır hala
ege'de turistik bir mağarada...

7 Nisan 2008 Pazartesi

İnsanın İnsan Olduğu İçin Sevilmediği Bir Ülkede İnsan Olmak

Bahsedeceğim ülke belki tanıdık, belki çok uzak bir yer. Çok eskilere gider bunu tarihi, birlikte savaşıp düşman olan toplumlara, ırklara.Irk kelimesinin dilden dile dolaştığı yıllara belki. Hatta tam olarak ırk kelimesinin ortaya atılmasıyla, kafatası yapısının incelenmesiyle başlamıştır bu olay.Bahsettiğim olay şu : İnsan olduğun için sevilmemek, bazen ideolojin yüzünden, bazen dinin yüzünden, bazen dilin yüzünden sevilmek.İnsanlar kendine yakın gördüğü insanları tutar. Bu gayet doğaldır. Ama kendine yakın görmediği insanları da dışlamasında bir gariplik yok mu? Şimdi "Nerden aklına geldi bu olay da oturup üşenmeden yazdın kardeşim!" diyenler olacaktır elbet. Şöyle anlatayım,bugün otobüse bindim, gerçekten huzur bulmadığım tek araçtır, gürültü vs. , gencin bir tanesi telefonu açtı, tanıdık olmayan bir dille bir şeyler konuşmaya başladı,Arapça konuşuyordu. Yanında da kadının birisi ayakta bekliyordu. Telefonu kapattıktan sonra kalktı kadına yer vermek içinkadın "Otur, ben senin verdiğin yere oturmam!" dedi. Hafif gergin bir teyzemiz olduğu belliydi zaten yüzünden. Ama bu kadar da değişmiş bir toplum olamayacağımızı düşündüm. Bütun ırklar birbirinden çok kopuk da olsa çok yakın da olsa kardeş değil miydi daha şuncacık yıl önceye kadar? Ne oldu ki bize bu kadar? Kanımızı çeken birileri var. Gerçekten hepimizi acımasız insanlar yapan. Bizi , insanları mehzeplerine, ırklarına, ideolojilerine göre sınıflandırabilecekkadar acımasız bir toplum yapan bir güç kuvvet var. İnanılmaz bir içten bölünmüşlüğümüz. Yüzbinler sokakta "Yaşasın Halkların Kardeşliği!" diye yürürken,kimisi kürsüden "Al sana ip!" diye bağırır oldu, kimisi "Hepsini toptan keselim!" der oldu. Garip bir milletiz, halkız. Her yere salmışız kökümüzü, hepsinden farklı çiçek türemiş, seçebildiğince yaban otlarının arasında. Bu kadar bölünmüşlük zamanla insanın insana olan saygısını da yitirtiyor. Bizim onbinlerce insanımız "insan öldü!" diye değil "Ermeni bir gazeteci öldürüldü!" diye yürüdü sokaklarda. Kendi kendini gaza getiren bir milletiz, demiş ya, "avuçla su içmeyi marifet biliriz, yenilmeyi bir de kendi sahamızda...". Ben 2007 dönemi mezunuyum, benim dönemimde bile insanı ırklarına göre sınıflandıran mankafalı insanlar vardı. Değiştirdik değiştirebildiklerimizi. Her şey çok çabuk değişiveriyor arkadaşlar,bu ülkede yaşamak git gide zorlaşıyor. Gerçekten okumamız gerek hepimizin. Yoksa bu ülkede bu şekilde insan olmak git gide zorlaşıyor. Baksanıza "Türbanlı"ların haklarını savunmaya çalışıyorlar, peki bundan 2 yıl sonra"Türbansız"ların haklarını kim savunacak? İnsan insan olduğu için var arkadaşlar, karaladığım iki satır şeyden kendine ders çıkarabilen varsa inanın acayip mutlu oldum, bu konuda sizlerin de biraz düşünmesini istiyorum, gerçekten oportunizme bulaşmak üzere olan arkadaşlarımızın mevcut olduğuna inanıyorum. Ve herkesin herkese kazandırabileceği bir şeyler var.Lütfen esirgemeyelim düşüncelerimizi birbirimizden. Ve lütfen, başlığın içinde 3 tane insan kelimesi geçiyor, insan gibi, tartışmadan, herkesin fikirlerine saygı duyarak paylaşalım bunları.Hangi ülkeden bahsediyorum? Türkiye'den mi? Başka bir yerden mi? Ya da kafaların kalınlaştığı bütün ülkelerden mi? Her gün onlarca kafanın uçtuğu bir başka ülkeden mi? Yoksa?

Son söz olarak bir şeyler yazmayı oldum olası sevdim zaten:

hesap verilir bir gün halkın önünde

Sahip çıkalım, hepimizin bu ülke. Biz gençler -aynı veya farklı- ideolojilerini sağlam tuttuğu sürece güzel günler yaşarız. Biz yaşayacağız burda başka kimse değil. Barış içinde, kardeşçe! Sağlıcakla.

Sevilmeyen Bir Müzisyen ve Müziği

Saat sabahın beşi. Anıl, Erman, Ben. İçmişiz bu saate kadar. Kahve taym şu an. Ve vazgeçilmez olanlar: Siyaset, Aşk ve Devrim! Bilgisayar kulağımıza bir kaç parça fısıldıyor. Aynı sofra, aynı insanlar, aynı parçalar: Farklı tad! Müzik ile ideolojiyi ayırmayı ortaokul sekizde öğrendim. Malum şahsı dinlediği için garip bakıyordum elemanın birine. Vakitle ayıp ettiğimi anladım, çok geç olmadı merak etmeyin! Bir müzisyenin müziği sevilmezse neyi sevilir? Veya bir müzisyen sadece ideolojisi için dinlenir mi? Ortak cevap bu masada hayır galiba. Emin miyiz? Evet! Kaç parça döndü kim bilir! O.G bile dinledik, L.S bile. Ortak tatlarımız var belki. Üç farklı ideoloji! Aynı müzik! Aynı müzisyen. Kırılan yok, bozulan hiç! Y.E'dan bir gönderimiz var müzik ile ideolojiyi karıştıranlara: "Acil Şifalar"! Müzik her yerde müzik, insan her yerde insan!

Ve son bir kaç satır :

suç oldu suç üstüne
her şarkım her yazım
vuruştum türkülerle
kanla beslendi sazım

6 Nisan 2008 Pazar

İlaçlama Aracının Arkasından Koşan Sinek

Aynı bir insan davranışı! Sonunu bile bile tutsaklık hesabı yani (ATV'den). Sevgi gibi mesela. Biteceğini bile bile yaşamak falan hesabı. Bitmese ne güzel olur değil mi; ayrılanlar hala sevgili kalsa! Olmuyor. Zor çoğu zaman. İlişkilerin kıymetini bilmek gerek tabi. Ben kocaman sahiplendim. Hadi hayırlısı !

Söylemek zorunda kalmamak adına:

cop gibi bir oglan ipince
hayirsizin biriydi fikrimce
ne vakit karsimda gorsem
oldurecegimden korkardim
felaketim olurdu aglardim